Tunus Nasıl Ülke Oldu?

Uzun bir imparatorluklar geçidine sahne olduktan sonra, Tunus 1956 yılında Fransız sömürge yönetimine son vererek bağımsızlığına kavuştu.

Yazar
13 Dakika Okuma
Tunus

Tunus, Kuzey Afrika’nın Mağrip bölgesinde, Libya ile Cezayir arasında kıyı şeridinde yer alır. Başkent Tunus, Akdeniz ticaret yolları üzerinde yüzyıllardır refah içinde bir liman kenti olagelmiştir. Tarihçi Jamil Abun-Nasr’ın belirttiğine göre, kayıtlara geçen ilk yerleşimciler “Libyalılar” olarak adlandırılsa da, aslında MÖ onuncu yüzyılda Berberiler olarak sınıflandırılmaları daha doğrudur. Ülke, Romalılardan 19. yüzyılda Fransızlara dek uzanan süreçte sayısız imparatorluk istilasına tanıklık etmiştir. Habib Burgiba önderliğindeki milliyetçiler, 1956’da Tunus’un bağımsızlığını sağlamayı başarmıştır.

Dönüp Duran Hanedanlar

Tunus denince akla ilk gelen, antik Akdeniz dünyasının güçlü merkezi Kartaca’dır. Fenikeliler tarafından Sur liman kentinden bir sömürge outpost’u olarak kurulan Kartaca, zamanla Akdeniz’de imparatorluk seviyesinde bir güç haline gelmiştir. Kartaca’nın yükselen gücü, Roma Cumhuriyeti ile çatışmaya yol açmıştır. Roma, üç Pön Savaşı sonunda Kartaca’yı yenilgiye uğratmıştır => Pön Savaşları: Roma ve Kartaca Akdeniz’de Çarpışıyor

Romalılar, fethettikleri bu eyalete “Africa” adını vermiş; bu isim daha sonra tüm kıtaya ad olmuştur. Dahası Romalılar, yıkılan Kartaca şehrini yeniden canlandırmışlardır. Nitekim Kartaca, Roma Kuzey Afrika’sında Hristiyanlığın dinamik bir merkezi haline gelmiştir.

Roma egemenliğinin ardından bir dizi istilacı güç sahneye çıkmıştır. MS 670 yılında Tunus, Arap fatihlerin eline geçmiş; bu gelişme İslamiyet’in ülkeye girişini sağlamıştır. Dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Kayrevan, önemli bir İslami ilim ve ticaret merkezi olarak öne çıkmıştır.

Osmanlı Yönetimi

Osmanlı güçleri, 1516’da Cezayir’i fethederek Mağrip bölgesinde kalıcı bir varlık göstermeye başlamıştır. Ancak Osmanlılar, Kuzey Afrika’nın büyük bölümünü dolaylı yoldan yönetmiştir. Örneğin Tunus, 1229 ile 1574 yılları arasında fiilen Hafsi Hanedanı’nın kontrolünde kalmıştır.

Hafsiler, başkenti Tunus olan ve ticarette altın çağını yaşayan bir imparatorluğa hükmetmiştir. Tarihçi Jamil Abun-Nasr’ın işaret ettiği gibi, Akdeniz havzasındaki Müslüman ve Hristiyan tüccarlar, Hafsi Tunus’u ile yoğun ticari ilişkiler kurmuştur. Ancak 16. yüzyıla gelindiğinde Hafsiler, İspanyollar ve Osmanlı destekli korsanlar arasında sıkışıp kalmıştı.

Örneğin, ünlü deniz komutanı ve korsan Hayreddin Barbarossa, 1534’te Tunus’u ilk kez Osmanlı adına fethetmiştir. 1574’teki ikinci Osmanlı fetih harekâtı ise Tunus Beylerbeyiliği’nin kurulmasını sağlamıştır.

Fakat önceki dönemlerde olduğu gibi, Osmanlı yönetimi de uzaktan yürütülmüş; güç, padişah adına hareket eden yerel yöneticilerin elinde toplanmıştır. 16. yüzyılda, atanmış Osmanlı paşalarının nüfuzu, iki başka idari makam lehine azalmaya başlamıştır. Bunlardan ilki, “Dey” unvanlı askeri komutandı. Diğeri ise vergi toplama gibi çeşitli idari görevlerden sorumlu “Bey” idi.

17. yüzyılın başlarında Bey makamı daha da güçlenmiş; böylece Tunus’un yöneticileri “Bey” ya da “Efendi” unvanını resmen benimsemiştir. 1613’te, Korsika kökenli bir yeniçeri olan Murad Bey, Tunus’ta Muradi Hanedanı’nı kurmuştur. Son Muradi hükümdarı II. Murad Bey’in 1675’te ölümü, ülkeyi “Tunus Devrimleri” olarak bilinen bir iç savaşın içine sürüklemiştir. Üstelik bu dönemde İspanyol güçleri bir kez daha Tunus’u ele geçirmeye teşebbüs etmiştir.

    Hüseyni Hanedanı

    İspanyol saldırıları ve iç savaşın ortasında, Tunus’un bir sonraki yönetici hanedanı olan Hüseyniler (ya da Hüsyaniler), 1705’te Tunus Beylerbeyiliği’nin kontrolünü ele geçirmiştir. Hanedanlığın kurucusu El-Hüseyin bin Ali et-Türki, iktidara gelerek Muradilerin sona ermesiyle başlayan siyasi kargaşa ve iç savaş yıllarına son vermiştir.

    Kuzey Afrika’da korsanlık, 16. yüzyıldaki Osmanlı fethinden itibaren belirli dönemlerde yeniden canlanmıştır. Hüseyniler de dahil olmak üzere ardışık Tunus yöneticileri, Berberi Korsanları’na güvenli liman sağlamış ve onların baskınlarından kazanç elde etmiştir.

    Cezayir, Tunus ve Trablus’taki üslerden operasyon yürüten Berberi Korsanları, Akdeniz’de önce Avrupa’nın, ardından da Amerika’nın deniz ticaretini tehdit etmiştir. Napolyon Savaşları sırasında kârlarında bir artış yaşansa da, 19. yüzyılın başlarında korsanlık faaliyetleri zayıflamaya başlamıştır. Tarihçi Frank Lambert, bu gerilemenin nedenlerinden birinin de Birinci ve İkinci Berberi Savaşları sırasında Amerikan askeri müdahalesi olduğunu belirtir.

    19. yüzyılda Hüseyni Beyleri, bir dizi önemli reformu yönetmiştir. Örneğin, Osmanlı idari reformlarından esinlenen Tunus yöneticileri, Arap dünyasının ilk anayasasını yayımlamıştır. Ancak Tunus hükümdarları aynı zamanda ülkenin mali kaynaklarını da giderek daha fazla zorlamaya başlamıştır.

      Tunus Beylerbeyiliği’nde 1830’ların sonuna kadar kamu borcu kavramı yoktu. Ancak sonraki elli yıl boyunca, ardışık Hüseyni Beyleri başta Fransızlar, İngilizler ve daha sonra İtalyanlar olmak üzere yabancı alacaklılara karşı akıl almaz borçlar biriktirmiştir. Örneğin Ahmed I Bey, profesyonel bir ordu kurmak için büyük harcamalar yapmıştır. Le Bardo’da bir askeri akademi kurulmasını denetlemiş; binlerce Tunuslunun Kırım Savaşı’nda Osmanlı güçlerinin yanında savaşmak üzere gönderilmesini sağlamıştır.

      Kriz

      19. yüzyılın sonlarında Tunus Beylerbeyiliği’ni bir dizi zorluk sarsmıştır. Bu kriz, 1881’de Fransa’nın Tunus’ta himaye rejimi kurmasına zemin hazırlamıştır.

        Ekonomik sorunları hafifletmeye yönelik bir girişim bile Tunus’un krizini daha da derinleştirmiştir. Örneğin, Hüseyni hükümdarı Sadok Bey’in uyguladığı kafa vergisi (mejba), 1864’te büyük bir isyanı tetiklemiştir. Kırsal nüfus, vergi tahsildarlarına karşı sert bir direniş göstermiştir. Buna karşılık, General Ahmed Zarrouk komutasındaki bir ordu, kırsal toplulukları terörize etmiştir.

        Tarihçi Derek Hopwood, Zarrouk’un 1864-1865’teki sözde Mejba İsyanı’nı acımasızca bastırmasının Tunus toplumunda derin yaralar açtığını söyler. Dahası, isyanı bastırmak Tunus hükümetini yabancı alacaklılara karşı daha da borçlu hale getirmiştir.

        Aynı dönemde Avrupa’dan gelen göç, nakit sıkıntısı çeken Tunus Beylerbeyiliği’nde nüfuz kurmak isteyen Avrupa emperyal güçleri arasındaki rekabeti artırmıştır. 19. yüzyılın sonlarında Tunus’ta İtalyan toplulukları büyümeye devam etmiştir. Aslında 16. yüzyılda Livorno’dan gelen bir grup İtalyan Yahudi tüccar, Tunus’a kalıcı olarak yerleşen ilk yabancılar olmuştur.

        19. yüzyıla gelindiğinde, tarihçi Julia Clancy-Smith’in işaret ettiği gibi, Tunus güney İtalyanlar ve Maltalılar için bir göç merkezi haline gelmiştir. Hatta bu topluluklardan bazı üyeler, Tunus hükümetinde bakan ve Bey’in danışmanı olarak önemli mevkilere yükselmiştir.

          Ancak İtalyan birliği süreci olan Risorgimento’nun ardından, İtalyan milliyetçileri Tunus’u potansiyel bir sömürge toprağı olarak görmeye başlamıştır. Bu durum, Mağrip’i çoktan Fransız nüfuz alanı olarak gören Fransa ile İtalya’yı karşı karşıya getirmiştir.

          Fransız Yönetimi Altında Tunus

          Mali zorluklar ve Kuzey Afrika’da artan Fransız-İtalyan rekabeti, Tunus’ta Bey’in özerkliğini tehlikeye atmıştır. Nitekim Kenneth Perkins’in açıkladığı gibi, Tunus özerkliğine darbe, 1878 Berlin Kongresi’nden gelmiştir. Müzakereler kapsamında Fransızlar, İngilizlerden Tunus’un gelecekteki Fransız kontrolüne karşı çıkmayacaklarına dair güvence almıştır.

          Fransızlar, 1881’de Tunus’a yönelik emellerini hayata geçirmiştir. Tunus birliklerinin Fransız Cezayiri’ne yasadışı şekilde geçtiği bahanesiyle, Fransız askerleri Tunus’u işgal etmiştir. Kısa süre sonra Fransızlar, Bey’i Bardo Antlaşması’nı imzalamaya zorlamış; böylece Tunus, Fransız Himayesi olarak tanınmıştır.

          Hüseyni Beyleri, Tunus’ta resmen mutlak hükümdar olarak kalmaya devam etmiştir. Ancak gerçek güç, Bey’in imzasıyla yasa çıkarma yetkisine sahip Fransız Genel Valisi makamında toplanmıştır. Fransızca, kısa sürede yönetim, eğitim ve kültür alanında ayrıcalıklı dil haline gelmiştir.

          Fransız yetkililer, ülkenin çeşitli bölgelerinde kapsamlı kentsel kalkınma projelerini denetlemiştir. Ayrıca ülkenin demiryolu ağını genişletmişlerdir. Fransız yönetiminin ilk yıllarında direniş çok az olsa da, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Tunuslular muhalefet örgütlemeye başlamıştır.

          Nitekim Birinci Dünya Savaşı, Fransa’nın sömürge topraklarındaki halkları seferber etmiştir. Örneğin, 80.000 Tunuslu I. Dünya Savaşı’nda hizmet vermiş ve yaklaşık 10.000’i hayatını kaybetmiştir. Savaş ve hemen sonrası, Fransız İmparatorluğu’nda anti-sömürgeci milliyetçilik dalgasını beraberinde getirmiştir. Ancak I. Dünya Savaşı, Tunus’ta çok fazla anti-sömürgeci eylemi tetiklememiştir.

          Fransız yönetimine karşı açık bir direniş olmasa da, bu dönemde Tunus milliyetçiliği gelişmiştir. Örneğin, çeşitli aydın ve aktivist gruplar, Tunus’un geleceğini çok sayıda yayın aracılığıyla tartışmıştır. Bu tartışmalar, Destur (Anayasa) Partisi şeklinde siyasi harekete de dönüşmüştür.

          Habib Burgiba ve Tunus Bağımsızlığı

          Tunus milliyetçiliğinin en önemli figürü Habib Burgiba olmuştur. Tarihçiler, Burgiba’nın gençliği hakkında somut çok az bilgiye sahiptir. Örneğin doğum tarihi hâlâ yoğun tartışma konusudur; biyografisini yazan kişi bu tarihi 1903 olarak kabul etmektedir. Bildiğimiz tek şey, Burgiba’nın genç yaşta Fransa’da eğitim görmek üzere Tunus’tan ayrıldığıdır.

          Tunus’a döndükten sonra Burgiba, Tunus bağımsızlığı mücadelesinde öne çıkan bir aktivist haline gelmiştir. Sömürge karşıtı faaliyetleri nedeniyle defalarca hapse girmiştir. 1934’te Burgiba, Destur Partisi’nden ayrılarak Yeni Destur Partisi’nin kuruluşuna öncülük etmiştir.

          1939’da İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, Tunus’taki durumu kökten değiştirmiştir. İlk olarak, Tunus milliyetçileri bir seçimle karşı karşıya kalmıştır: Ya Fransızlara yardım edip Alman ve İtalyan işgalcilere karşı direnişe katılacaklar, ya da Mihver Güçleri ile işbirliği yapıp Fransızlara karşı duracaklardı.

          Fransızlar tarafından hapsedilmesine ve Almanlarla İtalyanların yakınlaşma çabalarına rağmen, Burgiba Tunusluları Fransızlar ve müttefiklerinin yanında Mihver Güçleri’ne karşı durmaya çağırmıştır. Derek Hopwood, buna rağmen Burgiba’nın Fransız gözaltından kurtulmasının Amerikan yetkililerin baskısı sayesinde mümkün olduğunu belirtir.

          Burgiba ve Salah Ben Yusuf gibi önde gelen milliyetçiler, Tunus’un Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasında hayati rol oynamıştır. Dahası, 1950’lerin başında Fransız yönetimine karşı silahlı direniş de yaşanmıştır. Ancak bağımsızlık, büyük ölçüde Fransa ve Fransız İmparatorluğu içindeki dış faktörler sayesinde gerçekleşmiştir.

          Örneğin, 1954’te Pierre Mendès France’ın başbakanlığı, imparatorluk politikasında önemli bir değişimin habercisi olmuştur. Ayrıca Fransız Çinhindi’nde (Vietnam, Laos ve Kamboçya) ve Cezayir’de yaşanan askeri başarısızlıklar, Fransız yetkililer arasında Tunus’un bağımsızlık taleplerine direnmek konusunda çok az istek bırakmıştır.

          Sonuç olarak Fransa, 20 Mart 1956’da bağımsız Tunus Krallığı’nı resmen tanımıştır. Son Fransız birlikleri, Cezayir’deki çatışmalardan kaynaklanan şiddetli bir olayın ardından Ekim 1963’te Tunus’tan ayrılmıştır.

          Burgiba’dan Ben Ali’ye

          Habib Burgiba başbakan olarak, Kral Muhammed VIII el-Emin hükümetini yönetmeye başlamıştır. Ancak Burgiba kısa sürede monarşiye karşı tavır almış ve kralın tahttan indirilmesini sağlamıştır. Böylece 1705’ten beri Hüseyni Beyleri tarafından yönetilen monarşi, Temmuz 1957’de resmen kaldırılmıştır.

          Kısa süre sonra yapılan anayasal reformlar, Burgiba’nın yeni Tunus Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı olarak iktidarda kalıcı hale gelmesini sağlamıştır. 1974’e gelindiğinde, Tunus’un zayıf yasama organı Burgiba’yı “ömür boyu cumhurbaşkanı” ilan etmiştir. Biyografisini yazan Derek Hopwood’a göre, Burgiba enerjisinin büyük kısmını kendi mirasını ölümsüzleştirmeye adamıştır.

          Örneğin Burgiba, Tunus genelindeki meydanlara kendisinin onlarca heykelini diktirmiştir. Ayrıca yüksek profilli yabancı misafirlerin cumhurbaşkanlığı sarayına yaptığı ziyaretlerin geniş çapta duyurulmasını sağlamıştır. Ancak en gözde projesi, görkemli bir anıt mezar inşası olmuştur. Başlangıçta Burgiba bunu Tunus’ta inşa etmeyi planlamış, ancak sonunda memleketi Monastir’de yapılmasına karar vermiştir.

          Zamanla sağlık sorunları, skandallar ve dalgalı bir ekonomi, Burgiba’nın iktidar üzerindeki kontrolünü kaybetmesine neden olmuştur. Bakanlarından Zeynel Abidin Ben Ali, 1987’de hükümetin kontrolünü ele geçirmiştir. Derek Hopwood’un işaret ettiği gibi, Burgiba cumhurbaşkanlığı sarayından alınmış ancak görkemli anıt mezarına değil, ev hapsine gönderilmiştir. Buna ve kötüleşen sağlığına rağmen, Burgiba zaman zaman Ben Ali ile görüşmüştür. 2000 yılında hayatını kaybetmiş ve anıt mezara defnedilmiştir.

          Ben Ali, 2011 yılına kadar Tunus’ta benzer bir iktidar anlayışıyla yönetimi elinde tutmuştur.

          Devrim

          Ben Ali’nin 2011 başlarında iktidardan düşmesi, Yasemin ya da Onur Devrimi olarak bilinen hükümet karşıtı bir hareket sayesinde gerçekleşmiştir. Malath Al-Agha, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan yedi ülkenin daha, Ocak 2011 ile 2013 arasında Arap Baharı olarak bilinen demokrasi yanlısı reform hareketlerine Tunus ile birlikte katıldığını belirtir.

          Arap Baharı’nın kıvılcımı, Eugene Rogan’ın açıkladığı gibi, 2010 sonlarında Tunus’ta çakmıştır. Aralık 2010’da Muhammed Buazizi, yerel yetkililerin uygulamalarını protesto etmek amacıyla kendini ateşe vermiştir. Ben Ali hükümetine karşı düzenlenen gösteriler hızla ülke geneline yayılmıştır. Ben Ali, Suudi Arabistan’ın Cidde kentine sürgüne kaçmış; 2019 yılında orada hayatını kaybetmiştir.

          Tunus’un 2011’deki devrimci olayları, ülkenin tarihinde hem çalkantılı hem de umut dolu yeni bir sayfa açmıştır.

          Bu Makaleyi Paylaş