1939’da Albert Einstein’ın Başkan Roosevelt’e yazdığı ve Nazilerin ‘yeni türden son derece güçlü bombalar’ yapabileceğini uyardığı mektup, tarihin en büyük bilimsel kumarını başlattı. Kod adı ‘Manhattan Projesi’ olan bu girişim, 130.000 kişiyi istihdam eden, 2 milyar dolara (bugün ~30 milyar dolar) mal olan ve ABD’nin farklı eyaletlerine yayılmış devasa bir gizli sanayi ağıydı. Projenin başındaki General Leslie Groves işin lojistiğini, Robert Oppenheimer ise Los Alamos’taki ‘beyin takımını’ yönetiyordu.
Proje, bilimin teorik sınırlarını zorlayarak endüstriyel ölçekte uygulamaya geçirdi. Oak Ridge’deki devasa tesislerde uranyum zenginleştirilirken, Hanford’da plütonyum reaktörleri çalışıyordu. Çalışanların çoğu ne ürettiklerini bile bilmiyordu. Bilim insanları için bu, bir fizik problemiydi; askerler için ise savaşı bitirecek nihai silahtı.
16 Temmuz 1945 sabahı, New Mexico çölündeki ‘Trinity’ testinde ilk atom bombası patlatıldığında, Oppenheimer Hindu kutsal metninden o ünlü dizeyi hatırladı: ‘Şimdi ben ölüm oldum, dünyaların yok edicisi.’ Patlamanın mantar bulutu, sadece bir bombanın değil, nükleer çağın doğuşunu simgeliyordu.
Manhattan Projesi, devlet-bilim-sanayi işbirliğinin (askeri-endüstriyel kompleks) zirvesiydi. Savaşın sonucunu değiştirdi ama aynı zamanda insanlığın kendi kendini yok etme kapasitesine sahip olduğu yeni bir güvensizlik çağı başlattı. Bilim, artık masumiyetini kaybetmişti.
Detaylı anlatım: II. Dünya Savaşı’nın Tarihi: Nasıl Başladı ve Sonuçlandı?

