Roma mimarisinin binlerce yıl boyunca ayakta kalmasını sağlayan en büyük teknolojik devrim, ‘Opus Caementicium’ adı verilen özel bir beton karışımıdır. Romalı mühendisler, volkanik bir kül olan ‘Pozzolana’yı (Napoli yakınlarındaki Pozzuoli’den çıkarılırdı), kireç ve mıcırla karıştırarak, suyun altında bile sertleşebilen hidrolik bir bağlayıcı elde ettiler. Bu, modern Portland çimentosundan farklı olarak, zamanla kimyasal yapısını değiştiren ve güçlenen ‘akıllı’ bir malzemeydi.
2017’de yapılan modern analizler, Roma betonunun deniz suyuyla temas ettiğinde, içinde ‘Alüminyumlu Tobermorite’ adı verilen nadir bir mineralin kristalleştiğini ortaya koydu. Bu kristalleşme, betonun içindeki mikro çatlakları zamanla doldurarak yapıyı onarır ve korozyona karşı dirençli hale getirir. Modern betonarme yapılar 50-100 yıl içinde demir donatıların paslanmasıyla çürürken, Roma liman yapıları 2000 yıldır deniz suyuna meydan okumaktadır.
Bu malzeme esnekliği, Roma mimarisinde bir devrime yol açtı. Yunan mimarisi taş blokların ağırlığı ve sütun aralıklarıyla sınırlıyken, Roma betonu devasa kubbelerin (Pantheon), geniş tonozların (Basilica of Maxentius) ve su kemerlerinin inşasına olanak tanıdı. Pantheon’un 43 metre çapındaki kubbesi, bugün hala dünyanın donatısız betondan yapılmış en büyük kubbesidir ve betonun yoğunluğu yukarı çıkıldıkça hafifletilmiştir.
Romalılar, betonun estetik olmayan görüntüsünü gizlemek için yüzeyleri tuğla (opus testaceum), taş (opus reticulatum) veya mermer plakalarla kaplarlardı. Bu yöntem, hem inşaat hızını artırdı hem de maliyeti düşürdü; çünkü beton dolgu için vasıfsız köle emeği ve yerel moloz taşları kullanılabiliyordu.
Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte bu betonun formülü Orta Çağ boyunca unutuldu ve ancak 19. yüzyılda yeniden keşfedilebildi. Bugün çevre dostu ve uzun ömürlü beton arayışındaki mühendisler, antik Roma’nın bu volkanik tarifini yeniden endüstriyel üretime uyarlamaya çalışmaktadır.
Detaylı anlatım: Antik Roma İnsanlarının Günlük Yaşamı

