Roma, sadece bir imparatorluk değil, aynı zamanda devasa bir inşaat endüstrisiydi. M.S. 1. yüzyılda, özellikle Nero yangınından sonra, şehirde ahşap ve kerpiç kullanımının yerini pişmiş tuğla (opus latericium) ve beton aldı. Bu dönüşüm, standartlaştırılmış tuğla üretimini Roma’nın en büyük sanayi kollarından biri haline getirdi.
Tuğla ocakları (figlinae), genellikle nehir kenarlarındaki kil yataklarında kurulur ve kilden yapılan tuğlalar güneşte kurutulup fırınlanırdı. Roma tuğlaları, modern tuğlalardan farklı olarak daha ince ve geniş plaka (bipedalis) şeklindeydi. Bu form, beton duvarların yüzeyini kaplamak ve tesviye etmek için idealdi. Tuğlaların üzerine üreticinin, o yılın konsüllerinin ve bazen tuğla ocağı sahibinin (domini) adı damgalanırdı. Bu damgalar (bolli laterizi), bugün arkeologların Roma yapılarını tarihlemesindeki en güvenilir araçtır.
Tuğla endüstrisi o kadar kârlıydı ki, senatörler ve imparatorlar bu işe doğrudan yatırım yapardı. Domitian, Hadrianus ve Marcus Aurelius gibi imparatorlar, tuğla ocaklarını miras yoluyla veya el koyarak kendi mülklerine kattılar. Bir dönem Roma’daki tuğlaların çoğu imparatorluk fabrikalarından çıkıyordu; bu, inşaat sektörünün devlet tekeline girmesi demekti.
Roma’nın dikey büyümesini sağlayan ‘insula’ (apartman) mimarisi, bu tuğla endüstrisine dayanıyordu. Ayrıca Ostia Limanı’ndaki devasa tahıl depoları (horrea) ve Roma’daki Trajan Pazarı (Mercati di Traiano), tuğla mimarisinin estetik ve fonksiyonel zirvesidir. Tuğlanın sağladığı yangın güvenliği ve dayanıklılık, Roma’nın ‘ebedi şehir’ (Urbs Aeterna) unvanını almasının maddi temelidir.
Bu endüstriyel kapasite, lejyonların gittikleri her yerde (İngiltere’den Suriye’ye) aynı standartta hamam, kışla ve su kemeri inşa edebilmesini sağladı. Tuğla, Roma medeniyetinin ‘prefabrik’ yapı taşıydı.
Detaylı anlatım: Antik Roma İnsanlarının Günlük Yaşamı

